Google

24 Temmuz 2007 Salı

İkinci Adım,



Temmuz/2007 ayında arabamızı değiştirdik. Yukarıda görülen eski arabamız Audi A8 Quattro 4.2.
100 Km'de ortalama 20 litre benzin tüketiyordu ve aynı oranda da yüksek CO2 salınımı vardı.

Yeni arabamız: Honda Civic Hybrid


Audi'nin yerine bir Honda Civic Hybrid aldık. Motoru 1300 cc, 95 HP. Buna ek olarak 20 HP gücünde elektrik motoru var. Araç kompresyon ya da fren anında bataryalarını kendisi şarj ediyor ve güç gereksinimi olduğunda bu elektrik motoru ile takviye sağlıyor. Bu sayede çok büyük yakıt tasarrufu sağlıyor. Dolayısıyla CO2 emisyonu çok düşük. Tam bir çevre dostu otomobil. 100 Km'de ortalama 5-6 litre benzin tüketiyor. Ankara'dan Zonguldak'a dönerken 275 Km yol yaptık ve toplam tüketimi 14.5 litre oldu, inanılmaz!

2 yorum:

Elfun K. dedi ki...

Konu ile ilgili olarak belki ilginizi çekebilir diye düşündüm. Alternatifler ne kadar alternatif - 2) Çevresel Etkiler yazısında Jevons Paradoksundan bahsediyor ve şöyle diyor: Jevons Paradoksu, belirli bir kaynağın daha etkin kullanıma izin veren herhangi teknolojinin o kaynağın daha az değil, aksine daha geniş kullanımıyla sonuçlanacağını belirtir. Böylelikle, kaynakların kullanımını sınırlamak için daha etkin teknolojilerin bir fayda sağlamadığına dikkati çeker.

FATİH SÜALP dedi ki...

Değerli yorumunuz için çok teşekkürler Elfun,
Bağlantısını verdiğiniz yazıyı okudum. Sözü edilen paradoks, aslında yaşamın sırrını maddede arayan kapitalizmin paradoksundan başka birşey değil. Kökeni yine güneş enerjisine dayalı olan fosil yakıtların doğadaki varlığı azaldıkça fiyat artıyor ve artan fiyatların talebi azaltmaması için de bu kaynağı daha etkin kullanacak olan teknolojilerin geliştirilmesi ile talep yükselen fiyatlara rağmen tekrar körükleniyor. Dünyanın en büyük şirketleri sıralamasında, özellikle fosil yakıta dayalı enerji şirketlerinin en üst sıralarda olması tabi ki rastlantı değil. George W. Bush'un en yakın danışmanlarının, Savunma ve Dışişleri Bakanlarının, petrol tröstleri ve nükleer Enerji lobicileri olması da şaşırtıcı değil. Türkiye'de nükleer enerji konusunda en etkin rol oynayan iki bilim(!) insanının, Türkiye'yi yeşillendirmek için kurulmuş olan ve ilgi alanı özellikle Karadeniz olan bir "Çevre Vakfı"nın aynı dönemde başkan yardımcılığı'nı üstlenmiş olması da rastlantı değil.
Bir malı daha çok satmanın en çok bilinen iki yolu var: ya fiyatını düşürürsünüz, ya da daha verimli kullanım olanakları geliştirirsiniz. Üçüncü olarak reklam denilebilir ki; malınızın daha çok reklamını yapıp, bu maliyet artışını fiyata yansıtmıyorsanız aslında fiyatı ucuzlatmış oluyorsunuz ve reklam daha çok satış getiriyor. Yani aynı kapıya çıkar.
Dolayısı ile kapitalizmin paradoksu , maddeye dayalı olmasıdır.
Bu da son tufandan bu yana içinde bulunduğumuz, insanlığın düşüş çağı olan Demir Çağ'ın karakteristiği.
Günümüzde kullandığımız bütün enerjilerin kaynağı Güneş.
Termodinamiğin birinci yasası, enerjinin yoktan yaratılamayacağını ve yok edilemeyeceğini - sadece bir formdan başka bir forma dönüşebileceğini söyler.
İkinci yasa ise, enerjinin her bir şekil değiştirmesinde, daima ısı enerjisi olarak ortaya çıkan bir kayıp olduğunu söyler. Isı enerjisi, enerjinin en son ve en düşük halidir. Her günün sonunda, kullandığımız tüm enerjiler, ısı enerjisi olarak sonsuz bir enerji rezervuarı olan evrene yayılıyor.
Enerjinin form değiştirmesi sırasında ortaya çıkan bu kayıp miktara entropi diyoruz ve entropi ne kadar yüksek ise verim o kadar düşük demektir.
Dolayısı ile tüm enerjimizin tek kaynağı olan güneş'ten ne kadar dolaysız olarak yararlanabiliyorsak, entropi o denli düşük olacaktır.
Şu anda kullandığımız bütün enerji kaynakları -petrol, kömür, doğal gaz, vd.- güneş enerjisinin depolanmış şekli.
Bütün bu fosil enerji depolarının bulundukları yerden çıkarılması ve kullanabileceğimiz enerji formları (benzin, elektrik, doğal gaz,vd) olarak bize ulaşması aşamalarında harcanan enerjileri de kayıp hanesine eklediğimizde olağaüstü yüksek bir entropi artışına yol açıyoruz.
Nüfus artışı da cabası. Tüm ezoterik öğretilerde, dünya nüfusunun 7 milyara ulaştığı dönemde kıyametin gerçekleşeceğinden ve bunu da büyük tufanın takip edeceği kehanetleri yer almaktadır. Tufan zaten kaçınılmaz. Bunu görmekten kaçamayız. "Kyoto Protokolü" gibi kelin merhemi türünden girişimlerle, sera gazlarındaki tehlikeli artışın önünü almak mümkün olamayacak. Zaten önü alınsa da bugüne kadar ki emisyonlar, gidişatı geri çevirmek bir yana durdurmak noktasını bile aşmış durumda.
Herhalde gerçeği keşfetmek ve yaşamın sır kapısını aralayıp, bugüne dek doğru bildiğimiz çok şeyin aslında ne kadar yanlış olduğunu anlamak için insanoğlu tekrar doğaya, güneşe ve kendi içine dönmek zorunda. Bunu ya kendi kendimize yapacağız, ya da evrenin enerjisi yarattığı tufanla, bize zorla yaptıracak.

Derin düşünmeme yol açtığınız için tekrar teşekkürler sayın Elfun K.